
Rufus Wainwright‘ı ne zaman dinlesem, onunla Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, 2008’de oturduğumuz güneşli bir günü hatırlıyorum. İstanbul’un özel mekanlarından Aya İrini‘deki o unutulmaz konseri öncesinde, Sakin’in eski vokalisti Onur Özdemir’le birlikte buluşmuştuk onunla. Şarkılarındaki hüznün aksine, Wainwright’ın oldukça ‘matrak’ bir kişiliğe sahip olduğunu da o gün kavramıştım. Garip bir modern dünya ozanı Wainwright. David Bowie’nin ağır karanlığına ve yüzü ışığa dönük Elton John’un rahatlatıcı hafifliğine aynı anda sahip. Onu güzel yapan şeylerin başında da bu çift yönlülük geliyor. Wainwright kısa bir süre önce -dile kolay- yedinci stüdyo albümü Out of the Game‘i yayınladı. Sonucu baştan söyleyeyim; bu Wainwright’ın hafiften pop’a kaydığı, en iyi albümlerinden biri. Yıldız prodüktör Mark Ronson‘la çalışması belli ki işine yaramış. Ronson’un birçoklarınız farkındadır. Son 10 yıldaki yaratıcı, yaptığı işler her zaman belirli bir çıtanın üzerinde olan prodüktörlerden biri. Farklı türlerdeki şarkılara hakimiyeti en büyük özelliği. Out of the Game de Wainwright’ın her türden yeteneğini çıkaran bir çalışma. Caz piyanolarından blues gitarlarına kadar her ‘türe’ dokunuyor. Bir yandan da mevsimi olmayan, güneşte yağmurda, savaşta barışta dinlenebilecek kadar zamansız bir albüm. Bence yıl sonu listelerinde kendine güzel bir yer de bulacaktır. Mutlaka dinleyin. Albümdeki Barbara, Perfect Man, Sometimes You Need üçlüsüne özellikle dikkat.
26 Mayıs 2012 / Sabah

Türkiye’de müzik festivali kültürü son 10 yılda oturdu. Ama Avrupa’da, çok iddialı bir yaklaşım olsa da, bu işin sonuna gelinip gelinmediği tartışılmaya başlandı. Tartışmayı başlatan isimlerin başında, müzik endüstrisinin en güçlü isimlerinden biri sayılan Michael Eavis geliyor. Glastonbury’nin ‘sahibi’ Eavis, geçen yıl yaptığı bir açıklamada insanların festivallerden sıkıldığını, dünyanın en büyük festivali Glastonbury’nin dahi son üç-dört yılının kaldığını söylemişti. İptal edilen festivaller yüzünden, konu bu sene daha da ciddiyete bindi. Eavis’in sözleri elbette Türkiye gibi Avrupa’nın doğusunda kalan ülkeler için pek geçerli değil. Bizde hâlâ ‘festival’ arzusu, isteği var. Daha doyamadık. Ama Avrupa’da, satılamayan biletler yüzünden endüstri ne yapacağını düşünüyor. Geçen sene sırf bu yüzden 35 Avrupa festivali iptal edildi. Sonisphere gibi büyük bir festivalin İngiltere ayağının iptal olduğu bu sene ise, rakamın daha yüksek çıkacağı düşünülüyor. Gerekçeler aslında hep aynı. Bilet sattıran büyük grupların kaşeleri, son yıllarda üç, dört katına çıktı. Yani U2‘ya beş sene önce 1 milyon dolar ödeniyorsa, artık 3-4 milyon dolar ödemek zorunda kalıyorsunuz. Üstelik bu tip isimler -istisnalar dışında- artık eskisi gibi bilet de sattırmıyorlar. Türkiye’de Rock’n Coke‘un iki yılda bir yapılmasının sebebi de ‘maliyetlerin’ çok yüksek olmasıydı. Hele ki bizim, bilet de almak istemeyen, davetiye peşinde koşan bir millet olmamız da cabası. Bir başka konu ise gidilecek çok fazla festivalin olması. Bizde bu, konser olarak değiştirilebilir. Eskiden hiç olmazdı ama, şimdi bir gecede, sadece İstanbul’da, aynı türden onlarca yabancı grubun konserine denk gelebiliyoruz. Peki o kadar fazla dinleyici acaba Türkiye’de ya da İstanbul’da var mı? Şimdilik -Türkiye için- büyük bir tehlike gözükmüyor. Festivalsiz kalacağımızı söylemek büyük bir gaf olurdu. Ama, son yıllarda Türkiye’de sponsorların desteğiyle çok daha fazla konser gerçekleşmesine rağmen, Avrupa’da işin ‘biraz’ tersine döndüğünü görüp ders çıkarmak gerek. Benden söylemesi.
26 Mayıs 2012 / Sabah
Michael Jackson’dan R.E.M’e, Madonna’dan Red Hot Chili Peppers’a kadar birçok ismin videosunu o çekti… Ünlü video yönetmeni Mark Romanek İstanbul’da
80’lerde, teknolojinin tetiklediği kültürel değişimin en bariz temsilcilerinden biriydi MTV. Kuruluşu 30 seneyi aşmış. Yayına girdiği dönemde radyoları öldürüp ‘video’ kültürünü hayatımıza sokuyordu. Bu yüzden Buggles‘ın Video Killed the Radio Star‘ının MTV’de yayına giren ilk video olması manidardır. Radyoda yıldızlaşanların yerini TV’dekiler almaya ilk o zaman başladı. MTV sadece yeni müzisyenler yaratmadı elbette. Müzisyenlerin videolarını çeken özel yönetmenler de, ilk o dönemde popülerleşmeye başladılar. Mark Romanek, bu yönetmenlerin içinde önemli olanlardan biri. Madonna‘dan R.E.M.‘e, Michael Jackson‘dan Red Hot Chili Peppers‘a kadar çok sayıda müzisyenin videosunda onun imzası var. Bununla da kalmayıp sağlam reklamlar ve tek tük filmler de çekti. Ben onu filmlerinden biriyle tanımıştım. Yıllar önce, Bursa’daki küçük bir sinemada izlediğim One Hour Photo‘yla. Zaman içerisinde yaptığı işlerin her birinin önemini çok daha iyi kavradım. Gerçi Mark Romanek, artık müzisyenler için video çekmeyi bıraktı. Dediğine göre onu ancak Radiohead ya da belki Lady Gaga müzik videosu çekmeye geri döndürebilir. Belli ki Romanek’e sadece MTV’den aldığı 19 ödül yetmiş. Sözün kısası, ondan dinleyebileceğiniz, öğrenebileceğiz çok şey var. İşin güzeli, bunu yapma fırsatınız da var. Bu büyük adam yarın bir panel için İstanbul’da olacak. Ücretsiz katılabileceğiniz, halka açık bir panel bu. Öyle 300-500 dolar verilen cinsinden değil. Panelin başlığı da hayli zihin açıcı: Müziğin Sinemadaki Yeri ve Önemi, Müzik Videosu Sanatı. Son 30 yılda müzik endüstrisinin şekillenmesinde büyük bir payı olan Romanek’i daha iyi tanımak için iyi fırsat. Bence kaçırmayın. Bir not; panel alanına erken giden rahat eder. Zira İstanbul Uluslararası Kültür Sanat Festivali (Istancool) kapsamında o gün birçok etkinlik olacağı için bir izdiham yaşanması muhtemel. Tophane-i Amire, 27 Mayıs Pazar, 12:30
26 Mayıs 2012 / Sabah
Rufus Wainwright / Out Of The Game
Jack White
Müzisyenleri belirli sıralamalara sokmak pek de hoşlandığım bir iş değil. Ama, eğer çağımızın en yetenekli ‘popüler müzik’ icracılarını listelemeye kalkarsanız, Jack White oldukça yukarılarda yer alır. Amerikalı rock müzisyeni henüz 36 yaşında olmasına rağmen, neredeyse 20 yıldır şarkılarını bizlerle paylaşıyor. Daha önce, yakın zamanın devasa büyüklükteki grupları The White Stripes’ı, Racounteurs’ü, The Dead Weather’ı sürükleyen de oydu. Hepsinde de gitar müziği –ki Rolling Stone onu tüm zamanların en iyi gitaristleri arasında gösteriyor- ön plandaydı. Jimmy Page (Led Zeppelin), Edge (U2) ve Jack White’ın gitarla ilişkilerinin anlatıldığı, Gürültü Ustaları diye bir belgesel de vardır. DVD’sini Türkiye’de de bulabilirsiniz. Fakat Jack White, gitarın yanı sıra birçok enstrümanda -piyano, davul, bas, mandolin, vb.- profesyonelleşmiş, o özel insanlardan biri. Kökenlerine sadık kalsa da, kendine her türün içinde yer açabiliyor ve bestecilik konusunda garip bir önsezisi var. Bir şarkıda neleri, hangi şekilde kullanması gerektiğini çok iyi biliyor. Şimdi Jack White, geçtiğimiz hafta ilk solo albümü Blunderbuss’ı yayınladı. Karmaşık blues & rock melodilerinden, primitif piyano notalarına kadar uzanan çok yönlü bir albüm bu. Kolaylıkla sahiplenebileceğiniz, uzun zaman da elinizden bırakamayacağınız bir çalışma. Bu yaz sadece tek bir albüm dinlemek zorunda kalsanız, hiç korkmadan Blunderbuss’ı seçebilirsiniz. Bu arada, Blunderbuss’ın kapağında Jack White’ın, omuzunda akbaba duran bir fotoğrafı var. The Crow’daki o meşhur karga misali, dostça bir ilişki kurmuşlar gibi gözükse de, kanmayın. Jack White’ın garip bir koleksiyonu var. Hayır pul, gitar ya da araba değil. İçi doldurulmuş ölü hayvanları topluyor. Bu ruh hastalığı düzeyindeki delice ‘hobisi’ yüzünden ondan çok rahatsız olsam da, yaptığı sanat bambaşka bir yerde. Yine de, bunu da benden duyun istedim.
19 Mayıs 2012 / Sabah

Bizim buralarda pek yok ama memleket dışında müzisyen ‘merchandise’ları büyük bir pazar. Bilmeyenler için, ‘merchandise’ terimi sanatçılar için tasarlanan ve satılan tişört, şort, bardak, küllük gibi şeyler için kullanılıyor. Ama işin sonu yok, isterseniz gidip bir AC/DC şarabı ya da Elbow birası satın alabiliyorsunuz mesela. İngiliz müzik dergisi Q, Haziran sayısında bu tip ürünlere dair güzel bir dosya hazırlamış. Monopoly Metallica, Trivial Pursuit The Beatles gibi zaten popüler olan ürünler de var bu dosyada. Ama benim dikkatimi başkaları çekti. Jessica Simpson saçı, Usher kredi kartı, U2 prezervatifleri… Acaba bizde olsa kim neyi yapardı diye düşündüm. Mesela güven veren kişilik olarak Orhan Gencebay’a kredi kartı yakışırdı. Albüm alırken yüzde 30 indirim yapan cinsinden. Bülent Ersoy maskesi olsa, bence çok satardı. Müslüm Gürses rakıları da şık dururdu. Ama bence bu işe ilk önce süper iş adamı Acun Ilıcalı el atacak. Survivor All Stars diye bir masa oyunu çıkartsa, tüm yarışmacıları içine koysa ben alırdım. Ama Nihat Doğan da olacak. Üzerine basınca da “Burası Survivor!” diye bağıracak. Olur mu?
19 Mayıs 2012 / Sabah

Zaman bazıları için çabuk geçiyor. Daha ‘dün’ hayatımıza giren grupların, ne ara bunca albümü yayınladıklarını anlamayacak kadar. Redd’in yeni albümü Hayat Kaçık Bir Uykudur’u dinlemeden önce de fark ettiğim ilk şey bu oldu. Aslında çok da yeni değiller, ama 7 senede, sonuncusu dahil 6 albüm yayınlamış Redd. Ki bu oldukça iddialı bir rakam. The Beatles, Bob Dylan gibi eskiler bir yana, yeni nesil rock müzisyenleri arasında bu sıklıkta albüm yayınlayana pek rastlamazsınız. Araya uzun turneler girer, müzisyenlerin kendini arayışı devam eder ve hep ‘bir öncekini aşma’ kaygısı/isteğiyle albümler arasında hatırı sayılır bir zaman olur. Redd önceki kayıtlarını aşma derdinde olan bir grup değil. Albümlerinin çizgileri birbirine yakın. ‘Geniş kitleler’ için ‘alternatif rock’ diyebiliriz bu çizgiye de. Hayat Kaçık Bir Uykudur da eski köye yeni bir adet getirmiyor. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Her seferinde aynı yere tatile gitmek gibi Redd’in albümleri. Bazıları keyif alır, bazılarınınsa canı sıkılır. Ama Türkiye’deki rock müzik skalasına bir ekstra renk daha kattıkları aşikar. İlla bir şeylerle birlikte anmak gerekirse, ben bu albümü ‘gürültülü’ bir Coldplay’e benzettim. Özellikle Yavaş Yavaş Yavaş’ı. Albümde grup üyelerinin, ‘twitter’daki mesajlarında yaptıkları gibi, hafif zorlama kaçan muhalif bir yola sapmamaları da hoşuma gitti. Böyle daha samimi olmuş. Bir de albüm kapağı işi var. Altından bir sürpriz çıkan, kazınabilir, yaldızlı bir kapak hazırlamışlar Hayat Kaçık Bir Uykudur’a. Bright Eyes bunun en güzel örneğini Cassadaga albümüyle yapmıştı. Minik bir aparatı albümün herhangi bir yerine koyduğunuzda, inanılmaz hoş çizimlerle karşılaşıyordunuz. Denk getirip o albümü de mutlaka alın. En yaratıcı albüm kapağı çalışmalarından biridir.
19 Mayıs 2012 / Sabah

(Yazı 2005 yılında Aktüel ve Bant’ta yayınlandı, orijinal halidir.)
“ ‘İyi olacağıma şanslı olurum daha iyi’ diyenler yaşamla ilgili her zaman daha çok şey biliyordur. İnsanlar hayatın şansa ne kadar bağımlı olduğu ile yüzleşmeye korkuyorlar. Kontrolün büyük çoğunluğunun elinizde olmaması korku vericidir. Bir tenis maçında topun filenin üstüne çarptığı ve geriye ya da ileriye düşebileceği anlar vardır. Biraz şansla ileriye düşer ve kazanırsınız…ya da geriye düşer ve kaybedersiniz…”
Woody Allen’ın son filmi “Match Point” bu sözcüklerle başlıyor. Bu sözcükleri kendi açımdan düşünüp Woody Allen’a bağladığımda, hayatımın belirli bir evresinde onunla otuz dakikalılığına da olsa görüşebilmiş olmamın aslında çoğunlukla “şans” ile ilgili olduğunu görebiliyorum. Hiç hesapta yokken, bir sabah posta kutuma Chantier Films’den (Match Point’in Türkiye dağıtımcısı) düşen e-mail’ı, hayli geç görmeme rağmen bir hafta sonra yapılacak röportajı organize edip Londra’da onun karşısında olmak gerçekten insanın hayatında bir kez yakalayabileceği şanslardan biriydi. Açık konuşmak gerekirse böyle bir şansa hazır değildim. Gerçekten bu biraz fazlaydı. Röportajdan bir gün önce, 2 Ağustos 2005 akşamı The Charlotte Street Hotel, Londra’da Woody Allen’ın son filmi Match Point’i aylar öncesinden izlemeye de hazır değildim. Ki muhtemelen bu yüzden otelin o ufak sinema salonunu girip, filmin başlamasını bekleyen dünyanın dört bir tarafından gelmiş gazetecileri görünce irkilip bana sorulan “Siz nereden geldiniz” sorusunu potansiyel bir sosyofobik gibi kafamı önüme eğerek geçiştirdim. (Ya da ben geçiştirdim sanıyorum). Bir sonraki gün The Dorchester Hotel’ın Hyde Park manzaralı bir otel odasında yapılacak röportaja gittiğimde ise dilim çoktan çözülmüştü. Röportajdan önce bana imzalatılan bir dizi kağıttan sonra (röportajın belirli şartlarda kullanılacağına dair) 2 İngiliz (Time Out, The Guardian) ve gereğinden fazla konuşan bir İspanyol gazeteci ile Woody Allen’ın o loş odaya gelmesini bekledik. Sanırım bu anı hiç unutmayacağım. Odaya giren, 70 yaşında olmasına rağmen hayli dinç ve diri gözüken, Amerikan sinemasının tartışmasız, yaşayan en önemli isimlerinden biriydi. Woody Allen, sanki yıllardır cevabını bulamadığı milyonlarca soruyu o anda düşünüyormuş gibi derin bakışlarla, oynadığı filmlerine de yansıyan “aslında ben burada yokum, ben hiçbir şey değilim”vari kendine güvensizliği ile sanki panik olmuş gibi odaya girdi. Tam karşımdaki aynanın önüne oturan Woody Allen’la, bir fotoğraf makinesine izin verilmediği için sadece hafızamda olan tek fotoğrafımızın onu karşımda, kendimi de aynada gördüğüm o an olduğunu söylemem gerekiyor ne yazık ki. Çok uzun zamandır gözlerinden çıkarmadığı siyah, kemik çerçeveli gözlükleri, gömlek üzerine giydiği klasik süveteri ve yüzündeki acı-tatlı gülümseme ile Woody Allen tamamen hayal ettiğim gibi ve hayallerimin ötesindeydi… Sahi, peki tüm filmlerini Amerika’da New York, Manhattan’da çeken Woody Allen neden son filmi Match Point’in promosyonlarını İngiltere’de yapıyor ve tüm filmi burada çekmişti?
“ŞİRKETLER İYİ PARA KAZANAMAYACAKLARI BİR FİLMİ YAPMAK İSTEMİYOR!”
“Çünkü Amerika’da sinema artık eski formunu korumuyor. Stüdyolar artık 20 milyon dolar bütçeli bir film yaptıklarında 10 milyon dolar kazanacaklarının, 100 milyon dolar bütçeli bir film yaptıklarında ise 400 milyon dolar kazanacaklarının farkındalar.
Ama sorun bundan da büyük. Etrafta çok iyi projeleri ve senaryoları olan yönetmenler var ama film şirketleri istedikleri kadar para kazanamayacakları bir film yapmak istemiyor. Kafamda New York, Paris, Madrid ya da Barselona’da yapılabilecek bir film vardı ama finans sorunlarımızı bir tek Londra’da çözebildik” diyor Woody Allen. Aslında finans sorunlarının da ötesinde Woody Allen Avrupa’da işlerin çok daha farklı işlemesi sebebi ile de tercihini okyanusun diğer yakasından yana kullanmış; “Amerika hiç kimseye işi dışında bir şey yaptıramazsınız ama Match Point’i çekerken Scarlett Johansson mobilyaların yerinin değiştirilmesine yardım edebiliyor ya da kameraman kostümlerle, trafikle ilgilenebiliyor. Bu gerçekten harika bir şey.”
Bu güne kadar çektiği 33 filmin 30’undan (The Purple Rose of Cairo, Hannah and Her Sisters ve Husbands and Wives istisnalar) memnun olmayan Woody Allen 34. filmi Match Point’den sonuna kadar memnum. Hatta Annie Hall, Manhattan gibi filmleri eleştirmenlerden çok iyi kritikler alması hakkında “O filmlerin neden kötü olduğunu biliyorum çünkü onları ben çektim” diyen Woody Allen, kendisinden asla beklemeyen bir şekilde bir filmiyle, Match Point’le gurur duyduğunu ifade ediyor. Aslına bakarsanız Match Point gerçekten de Woody Allen’ın son on yılda yaptığı en çarpıcı film. Ki ona göre bu da tamamen şans eseri olmuş bir şey; “Filmin çekimlerine çok kısa bir süre kala Kate Winslet’tan bir telefon aldım. Ailesine zaman ayırmak istediğini ve oynayamayacağını söyledi. Çok güzel olabilirdi ama yapabileceğim bir şey yoktu. Filme üç gün kala onun kadar yetenekli, seksi ve karizma kimi bulacağım diye düşünürken Scarlett Johansson rolü kabul etti. Karakterlerine inanılmaz bir ağırlık koyan, Marlon Brando’nunkine yakın bir dehaya sahip olan Jonathan Rhys-Meyers’la çalışmak istedik ve oldu. Çekimlerde güneşli bir gün istedik, oldu. Yağmur istedik o da oldu. Bunların ne kadarı benim elimde olabilirdi ki? Her şey şansla ilgili.” diyor Woody Allen. Peki Woody Allen kendini hayatında ne kadar şanslı görüyor?
“BENCE YAŞAM KORKUNÇ VE PERİŞAN ARASINDA İKİYE BÖLÜNMÜŞTÜR” Alvy, Annie Hall
“Şov dünyasına atıldığım zaman benden çok daha yetenekli arkadaşlarım vardı. Ama hepsi bir şekilde vaktinden erken hayata veda ettiler. Aşırı doz uyuşturucudan, kanserden ya da trafik kazasından öldüler. Eğer hayatta olsalardı benden çok daha iyi yerlerde olabilirlerdi. Okulumda herkes doktor ya da avukat olmak istiyordu. Örneğin yanımda benden çok daha zeki olan bir arkadaşım oturuyordu ama şu an New York’ta taksi şoförlüğü yapıyor. Ben hayatımı saçma sapan işlerde geçirmeyecek kadar şanslıydım.”
Woody Allen şanslı olduğunu söylüyor ama bir yandan da hayatın aslında ciddi bir biçimde ikiye ayrıldığını düşünüyor; “korkunçluk ve perişanlık” arasında. “Eğer şanlıysanız başınıza beyin tümörü ya da körlük gibi korkunç bir şey gelmez. Yine de perişanlığınızın farkındasınızdır. Tüm bu amaçsızlığı örtbas etmek için kendinizi işinize, çocuklarınıza ya da spora verirsiniz. Ya sonra? Yine de er ya da geç, bir kere de olsa o korkunçluk sizi yakalayacaktır. Ama ben bunun başıma erken gelmeyeceği kadar şanslıydım” diyor Woody Allen. Peki tüm bunların Match Point ile kesiştiği nokta nedir?
“KORKUNÇ GELSE DE ŞANSIN KENDİ HAYATINIZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ SİZDEN DAHA FAZLA”
Match Point aslında seçimler üzerine kurulu bir film. Gücü aşka ya da parayı cinsel ihtirasa seçip seçmeyeceğiniz arasında gidip gelen, zekice kurgulanmış çarpıcı bir melodram. Kısa süren profesyonel tenis kariyerinde pek de başarıyı yakalayamamış bir adamın, Chris Wilton’ın (Jonathan Rhys Meyers) seçkin ve varlıklı bir ailenin veliahtı Tom Hewett’le (Matthew Goode) tanışıp onun kardeşi Chloe (Emily Mortimer) ile evlenmesi aslında bir şans olarak nitelendirilebilir. Ancak Chris’in, Tom’un nişanlısı Nola’ya (Scarlett Johansson) duyduğu ilgi olayı nerelere sürükleyebilir? İşte tam bu noktada, Woody Allen’ın tercihlerin bizim dışımızda yapıldığı ve olayların büyük oranda kontrol edilemez bir biçimde bizden bağımsız olarak geliştiği tezini destekleyen bir dizi olayla karşı karşıya geliyorsunuz. Chris, elinden gelen her şeyi yapsa da işlerin yolunda gidip gitmemesi, aslında hayatın belki de hiç aklımıza getirmeyeceğimiz ince ayrıntılarında şanslı olup olmamasına bağlı. “Match Point” kontrolün sizde olmadığını son derecede çarpıcı örneklerle betimlerken bir yandan da, şans olarak nitelendirilecek bir şeyin şansızlığa, şansızlık olarak nitelendirilecek bir şeyin ise şansa nasıl dönüşebileceğinin ince ayrımını bizlere gösteriyor. Eğer es kaza doğru zamanda doğru yerde olabilirseniz, hayatınızda yaptığınız tüm yanlışların ve doğruların sonuç olarak sizi o “mükemmel noktaya” getirdiğini düşünebilirsiniz. En basit hali ile; söz gelimi Dünya Kupası finalinde inanılmaz derecede kötü bir performans geçiren forvet oyuncusunun 90. dakikada, direkten dönen topun yöneldiği doğru yerde olup, golü bulması ve galibiyeti getirmesi gibi. İşte bu noktada geçmişte yaptığınız, pişmanlık ve mutluluk duyduğunuz her şey anlamını yitiriyor. Sonucu getiren o tek noktada bulunmanız ve “şansınızın” yerinde olması anlamı olan tek şey oluyor. Tıpkı, film şirketlerinden gelen ve basın bülteni olduğunu düşündüğüm bir çok mail’i, konusuna bile bakmadan siliyor olmama rağmen, beni Woody Allen’la karşı karşıya getirecek olan o mailı tamamen tesadüfen silmemiş olmam gibi. “Hayır, ben şansımı kendim yaratırım” diyebilirsiniz ama Woody Allen’ın buna da cevabı açık; “Daha uzun yaşamak için sigara içmeyebilir, çok iyi beslenebilirsiniz ama uzun yaşamanız aynı zamanda bir otobüsün size çarpmamasına ya da bindiğiniz uçağın düşmemesine de bağlı. Ve bu nereye kadar sizin elinizde olabilir ki?”
“EĞER TANRI VARSA NEDEN BANKA HESABIMA YÜKLÜ BİR PARA YATIRMIYOR Kİ?”
Aslında Woody Allen’ın neden şans unsuruna böylesine bağımlı olduğunu açıklayan bir başka gerçeklik daha var. Tüm filmlerinde gözlemlendiği gibi absürt felsefesinin derinlerinde gezinen Woody Allen, Total Film’in 2006 Ocak sayısına verdiği bir röportajında şöyle diyor; “Her zaman keşke inanabilseydim diye düşündüm. Ama tıpkı Crimes And Misdemeanours’ın bir sahnesinde geçtiği gibi; (Bu film aynı zamanda Match Point’e en çok benzeyen Woody Allen filmi) Yahudi aile masanın etrafında oturur ve inancın tanrının doğuştan gelen bir armağanı olduğunu konuşurlar. Tıpkı iyi müzikten anlayan bir kulağa sahip olmak gibi. Bunu ya sahip olursunuz ya da olmasınız. Eğer inanca sahip olursanız keyfiniz yerindedir. Çünkü hiçbir zaman bundan şüphe duymazsınız. Ama eğer inancınız yoksa bu konuda yapabileceğiniz hiçbir şey de yoktur. Şüphelerim olmadığını hayal edemiyorum. İnancım olduğunu hayal edemiyorum. Her zaman dünyayı karanlık bir prizmadan gördüm.” İşte Woody Allen’ın bu yaklaşımı, onun “dünyadaki amaçsızlık” görüşünü de doğruluyor. Allen’a göre dünyada yaşanması gereken bir kader yok. Dolayısıyla her şey bir tesadüften ibaret. İyi şeyler ise “şans”tan. Woody Allen açısından varoluşumuzun bile bir şanstan ibaret olduğu söylenebilir. Ona göre evreni açıklamak için çok yüce bir varlıktan bahsetmenin anlamı yok. Allen için hayat “Eğer Tanrı varsa neden banka hesabıma yüklü bir para yatırmıyor ki?” cümlesine yansıyan bir hafiflikte ve bunu bilmenin ağırlığında yaşanıyor.
Bu eksende Allen, tüm bunlara bağımlı ve bunlardan bağımsız olarak Match Point’te, ne kadar uğraşırsanız uğraşın hayatınızda ne zaman kazanacağınızı asla bilemeyeceğinizi ve bunun en üst noktada asla size bağlı olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Başarıyor da…
2005
Jack White / Love Interruption
Breton / Edward The Confessor

Deniz, kum, güneş ve müzik… Kilyos’ta yapılan festivallerin tadı her zaman başka olmuştur. Rock İstanbul, Radar Live bu festivaller arasında başı çekiyordu. Bu sene İstanbul’da, Pozitif’in yeni başlatacağı Mono Festival de mekan olarak aynı yeri seçti. Bu yeni festival kapılarını dinleyicilerine 30 Haziran’da, Solar Beach’te açacak. İleride çok daha büyümesi planlanan Mono Festival’in ilk senesindeki kadrosu da gelecek için ümit veriyor. The Horrors, Metric, Gogol Bordello festivalde sahne alacak isimlerden sadece bazıları. Umuyoruz ki bu festivalde işler yolunda gider, örnek aldıkları, Valensiya sahillerindeki Benicasssim Festivali kadar büyür. Biz de keyfini süreriz.
Biletler: http://bit.ly/JxYz1i
12 Mayıs 2012 / Sabah

25,000 Plak, 40,000 Single, binlerce CD… BCC’nin radyo programcısı John Peel dünyanın en geniş kişisel müzik arşivlerinden birine sahipti. 2004’teki vefatına kadar, uzun yıllar boyunca devam ettiği programları sayesinde birçok grubun keşfedilmesine sebep oldu. Her ırktan, renkten hayranlar edindi. Glastonbury gibi, dünyanın en büyük festivallerinde onun anısına sahneler açıldı. Bu ‘John Peel’ sahnelerinde yeni keşfedilen ‘iyi’ isimler performanslarını sergiliyorlar. Peel, müzik dünyasının tartışmasız en etkili isimlerinden biriydi. Şimdi, onun iştah kabartan müzik arşivi bizler için ortaya serildi. Arts Council’in desteklediği bu 3,5 milyon pound’luk proje sayesinde, Peel’in arşivi parmaklarınızın ucunda olacak. İster bilgisayarınızda, isterseniz de cep telefonunuzda. Arts Council tüm bu arşivi aşama aşama, online dünyaya aktarmaya başladı. Bu interaktif müzede, albümlerin kitapçıklarına dahi ulaşabiliyorsunuz. Peel’in oluşturmak için hayatını harcadığı bu arşiv inanılmaz değerli. Mutlaka göz atın: http://thespace.org/
12 Mayıs 2012 / Sabah
Özgün ve iyi yerli rock:
SonDört
Türkiye’de ortalamanın üzerinde bir rock albümüyle karşılaşınca her zaman mutlu olurum. Hele ki albümün sahibi olan topluluk, İstanbul dışında bir şehirden çıkmışsa. Zira İstanbullu olanlarına da, vasat olanlarına da çok sık rastlıyoruz. Ankaralı SonDört de beni heyecanlandıran gruplardan bir tanesi oldu. İlk albümleri Yol Yorgunu’nu daha yeni yayınladılar. Akustik gitarların ağırlığında ilerleyen, melankolik bir alternatif rock çalışması bu. Sakin, mor ve ötesi gibi öncüllerinin çizgisini takip ediyor. Ama bunun yanı sıra, onlardan ayrışan bir özgünlüğü de mevcut. Daha ilk anda, albümün açılış şarkısı Yine Gel’de, özel bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Üstelik yeni nesil müzisyenlerin desteğini de almayı başarmışlar: Albümde Melis Danişmend’le (Bu Hikaye Bitti) ve Billur Yapıcı’yla (Yapamam) çalıştıkları hayli başarılı düetler de var. Prodüktör koltuğunda ise, Ankara çıkışlı grupları keşfetmekte ciddi bir yeteneği olan Volkan Yırtıcı oturuyor. Daha önce TNK ve Zakkum’un albümleri de onu prodüktörlüğünde yapılmıştı. Burada da çok iyi iş çıkartmış. SonDört, yerli rock’ın da özgün ve iyi olabileceğinin bir başka kanıtı. Eğer şansları yaver giderse gelecekte onları iyi günler bekliyor. Grubun üyelerini; Burak Gürdal’ı, Eren Albayrak’ı, Erman Erdoğan’ı, Murat Sana’yı tebrik ederim. Bu arada, albümde bir şarkı var; Engel. Bir mor ve ötesi şarkısı olurmuş. Onlara da buradan selam olsun.
12 Mayıs 2012 / Sabah
Richard Hawley / Leave Your Body

Kürşat Başar’ı yıllarca kitaplarıyla, yazılarla ve televizyon televizyon programlarıyla tanıdık. Şimdi onu, elinde saksofonuyla, bir albümün kapağında görünce insan önce biraz garipsiyor. İşin aslı; Kürşat Başar uzun süredir müzikle iç içe olsa da, bu yeteneğini çok da fazla ön plana çıkarmayı tercih etmemişti. Bugüne kadar. Başar ilk albümü Keşke Burada Olsaydın‘ı geçtiğimiz hafta yayınladı. Aslında son iki yıldır adı, ara sıra gerçekleştirdiği konserlerle de anılıyordu. Ama albüm yayınlayıp, bunu kalıcı bir hale dönüştürmek başka iş. Her ne kadar kapakta onun adı yazsa da, bunu bir Kürşat Başar albümü olarak değerlendirmemek gerekiyor. Kürşat Başar daha çok, ekibi bir araya getiren lider olmuş. Türk pop müziğinin farklı yetenekleri var bu albümde. Sezen Aksu, Levent Yüksel, Yeşim Salkım, Yaşar gibi daha nice müzisyen emek vermiş Keşke Burada Olsaydın için. Kürşat Başar saksofonuyla eşlik ederken, onlar da Türkçe pop müzik tarihinin birçok hazinesini yeniden seslendirmiş. İşin en güzel tarafı ise tüm bu şarkıların caz formunda hayat bulmuş olması. Bu yüzden bambaşka bir Yaşar, bambaşka bir Yeşim Salkım dinliyorsunuz. Herkes olduğundan daha farklı tınlıyor kulağınızda. Burçin Büke gibi yetenekli bir piyanistin albümde imzası olması, çalışmayı daha da nitelikli kılıyor. Yine de albümün ufak bir sorunu var. Şarkıların yapısı bir süre sonra, maalesef kendini tekrar etmeye başlıyor. Ama eğer beklentinizi çok yüksek tutmazsanız, Kürşat Başar’ın bu projesinden keyif alırsınız.
12 Mayıs 2012 / Sabah